Jack Duvall

“Eğer bir gemi inşa etmek istiyorsanız, insanları bir araya toplayıp onlara odun bulmalarını ve araçlarını hazır etmelerini söylemeyin, onlara görevler tayin etmeyin. Bunun yerine onları bir araya toplayın ve zihinlerinde sonsuz denizin özlemini uyandırın.”  Antoine de Saint-Exupery

Güç kimin elinde?

Gücün sivil direniş yoluyla nasıl elde edilebileceğini anlayan ilk insanlardan biri büyük Afro-Amerikalı kölelik karşıtı Frederick Douglass‘tı. Çalışmalarını yürüttüğü Amerikan İç Savaşı öncesi yıllarda ırkçılık evrensel ve vahşi bir gerçeklik yaşanıyor, kölelik karşıtı beyazlar bile hayalperestler olarak ciddiye alınmıyordu. Fakat Douglass bir hayalperest değildi; soğukkanlı ve güçlü bir mantıkla hareket ediyordu. Ezenlerin iktidarını tarif ederken, bu iktidar “hiçbir şeyden ödün vermez ve hiçbir zaman da vermeyecektir” diyordu. İnsanların maruz kalacakları adaletsizliğin “kesin ölçüsü”nü ise onların bu adaletsizliğe ne kadar boyun eğiyor olduklarında bulabileceğimizi söylüyordu. Adaletsizliğin de ona direnilene kadar devam edeceğini; “tiranların gücünün  tahakküm ettikleri halkın tahammülü ile sınırılı olduğunu” anlatıyordu.

Douglass, teslimiyet halinin sivil direniş ile yer değiştirmesi halinde halkın baskı örtüsünü yırtabileceğini ve iktidarı -dünyada çok azının idrak edebileceği bir biçimde- değiştirebileceğini görmüştü.  Bundan yarım yüzyıl sonra Leo Tolstoy da, Ruslara zorunlu askerlik hizmetine karşı direnmelerini söylerken, “kamuoyu”nun gelecek bir zamanda “hayatın tüm yapısını değiştireceği” ve şiddeti “gereksiz” hale getireceği kanaatine varmıştı. Yani insanların neye inandıkları ve bu inançları doğrultusunda ne yaptıkları, içinde bulundukları koşulları değiştirebilecek; ve böylece değişim adına başvurulan şiddeti gereksiz hale getirecekti.

Mohandas Gandhi yirminci yüzyılın ilk on yılında Tolstoy’u heyecanla okumuş, onunla mektuplaşmış; ve İrlanda’da Britanya’nın, Rusya’da da Çar’ın hakimiyetine karşı devam eden sivil direnişin haberleriyle oldukça heyecanlanmıştı. Bununla birlikte Gandhi, Güney Afrika’nın ırkçı kanunlarına ve daha sonra Britanya’nın Hindistan’daki hakimiyetine karşı -kendi ifadesiyle- denediği farklı şiddetsiz direniş stratejileriyle baskı altındaki halkların kullanabilecekleri taktiklerin repertuarını genişletmişti: imza kampanyaları, yürüyüşler ve iş bırakma eylemleri gibi protesto taktikleri; boykotlar, grev ve sivil itaatsizlik eylemleri gibi direniş taktikleri; ve hatta ablukalar ve mülkün gaspı gibi sistemin işleyişini aksatıcı taktikler.

İnsanları direnişe uyandıran nedir?

Gandhi yürüttüğü kampanyaların parçası olmuş insanları bir araya getirmek, hareketi için onların tam desteğini sağlamak amacıyla, milyonlarca Hintli’den swaraj, yani öz-yönetim davasına sarsılmaz, tutkulu bir bağlılık göstermelerini istemişti. Bunu yaparken onları hem dinlemiş -bu onların inançları ve sıkıntılarının hareketinde kendisine yer bulduğundan emin olmak içindi-; hem de onlarla mücadelesinin önemini ve eylemliliklerinin bu mücadele için niçin elzem olduğunu konuşmuştu. Başka bir deyişle, Gandhi onlara, üzerine düşünecekleri bir fikir ve öneri sunmuştu. Farklı birçok konu ve görüşün tartışmasında da bahsi geçtiği üzere, bu öneri ve fikrin özü şuydu: ‘Britanyalılar bu ülkeyi kendi çıkarları için yönetiyorlar. Öyleyse neden biz de onlara yardımcı olmalıyız ki?’

Bu basit öneride Hint bağımsızlık hareketinin temel mantığını açıklayan üç ana fikir saklıydı. Bunlar aynı zamanda dünyanın farklı yerlerinde kitlesel katılımı sağlayarak başarılı olmuş sonraki hareketlerin liderlerinin de başvurduğu temel mantığın habercisi fikirlerdi. Gandhi ilk olarak Hindistan’daki sorunların sorumlusunun kim olduğunu tespit etmişti. Sorumlu, kendi hakimiyetlerinin iyi niyetli olduğu mazeretiyle Hintlileri uzun zamandır yatıştırmaya çalışan Britanyalılardı. İkinci olarak Gandhi Hindistan’daki sorunların sebebini tanımlamıştı: Halk adaletsizce yönetiliyordu ve nasıl yönetildiklerine dair de söz hakları bulunmuyordu. Üçüncü olaraksa Gandhi, tüm Hintlilerin maruz kaldığı bu adaletsizliğe, Britanyalıları hükümdarları olarak görüp, onların hakimiyetine karşı direnmeyen halkın kendisinin olanak sağladığını söylüyordu. Aynen Frederick Douglass’ın bundan 70 yıl önce yaptığı gibi, halkına onları özgürleştirecek gücün kendi ellerinde olduğunu anlatıyordu.

Eğer üzerinizdeki dayatmaları hükümsüz kılmaya gücünüz yetiyorken, yaşamınızın kuralları başkaları tarafından belirleniyor ve size dayatılıyorsa, şu soruyu -yalnızca sizin- cevaplamanız beklenir: Harekete geçecek misiniz? Bu, baskı ve zulüm altında yaşayan herkes için varoluşsal bir anın sorusudur. Hindistan’ın bağımsızlığını kazanmasından 30 yıl sonra, Çek teorisyen ve sivil direniş lideri Vaclac Havel, tiranlık zulmü altında yaşayan, fakat buna direnmeyen herkesin bir yalanı -hayatın normal olduğu yalanını- yaşadığını; bu zulme direnenlerin ise ‘hakikat ile’ yaşadığını söylemişti. Havel, hakikati dile getiren herkesin yalanlara dayalı bir sistemi en başından reddettiğini; ve böylece de sistemin ‘bütününü’ tehdit edebildiklerini ileri sürüyordu. Totaliter hükümdarların muhalif her sesi tutuklamak zorunda olmaları da işte tam bu sebepleydi (zira Havel’in kendisi de ülkesinin başına geçmeden 12 yıl önce tutuklanmıştı).

Güvendiğiniz insanların eylem çağrısına cevaben direnişe geçmeniz bugüne kadar milyonlarca insanın hayatını değiştirmiş olsa da, bundan daha önemlisi, bir kere direnmeye karar verdikten sonra bunun devamlılığını sağlayabilmektir. Sivil direnişte stratejik düşünce, direnişçiler için olası riskleri minumuma indirecek yolları belirleyebilir. Fakat yine de birçok şiddetsiz hareket içinde insanlar, eğer tutuklanma ihtimali mevcutsa, siyasi muhalefetleriyle birlikte kişisel birtakım riskleri de üstlendiklerini bilirler. Bundan birkaç yıl önce Amerikalı sivil haklar lideri James Lawson bana, birçok meslektaşının tutuklanma ve fiziksel şiddete maruz kalma risklerine rağmen neden mücadelelerinde ısrarcı olduklarını düşündüğünü anlattı. Bir örnekten, Mississippi’deki seçmen kayıtlarıyla ilgili yürütülen kampanyanın lideri Fannie Lou Hamer’dan bahsetti. Hamer bir gece vakti polis tarafından zorla arabasından dışarı çıkarılmış, ölümüne dövülmüş ve hastanede geçirdiği 30 günün ardından ilk iş olarak yine bir seçmen kaydı kampanyasına dahil olmuştu. Lawson bana “Neden böyle yaptı, biliyor musun?” diye sordu ve devam etti: “Çünkü kampanyası için çalışmaya devam ederse hareketinin başarılı olabileceğine; aksi halde ise hareketinin kaybedeceğine inanmıştı.” Hamer’ın kendi başına ne geleceğine dair algı ve düşüncesi, hareketinin başına ne geleceğine dair algı ve düşüncesi ile sıkı sıkıya bağlanmıştı. Bir direnişçinin davasına güven ve inancı o hareketin dayanıklılığı için esastır.

Bir hareket önce nerede başlar?

1970’ler sonu Arjantin’inde askeri cunta solcular ve muhaliflere karşı vahşi taktiklere başvuruyordu. Plakasız arabalar gece vakti muhaliflerin evlerinin önünde beliriveriyor ve bu insanlar bir daha görünmemek üzere ortadan ‘kayboluveriyordu’. 30 Nisan 1977’de, 14 ‘kayıp annesi’ Buenos Aires merkezindeki meydanda, başkanlık sarayının önünde protesto gösterilerine başladılar. Sordukları tek bir soru vardı: Çocuklarımız nerede? Rejim, anneleri tutuklamanın başkaları da kızdıracağını düşündüğünden onların meydandaki yürüyüşlerine izni verdi. Fakat anneler, eylemleri bir harekete dönüşene dek – rejimin şiddet ve ehliyetsizliğiyle derdi olan herkesi diktatörlük çözülene dek aktif direnişe teşvik eden bir harekete – bu meydanda toplanmaya devam ettiler

Peki bu hareket tam olarak nerede başlamıştı? Buenos Aires’te bir meydanda mı? Hayır, ülkeyi yöneten generallere zor bir soru sormayı akıl eden on dört Arjantinli annenin zihinlerinde. Adaletsizliğe tepki olarak şiddetsizliği savunan bazıları, şiddetisiz bir iktidarın ortaya çıkabilmesi için, çatışma halindeki insanların davranışlarının, saldırganlıktan ötekinin insanlığının kabulüne doğru dönüştürülmesi gerektiğini söylerler. Fakat unutulmamalı ki davranış öncelikle bir irade meselesidir. Buna göre kendi düşüncemde ne yapacağıma dair verdiğim karar aynı zamanda eylemimin de uyaranı olacaktır. Hannah Arendt‘in de dediği gibi ‘Şu anki kaygılarımızın merkezine insanı yerleştiren ve herhangi bir kurtuluştan önce insanın değiştirilmesi gerektiğini ileri süren her açıklama son derece apolitiktir; çünkü politikanın merkezinde yer alan [ınsan değil] dünyaya dair duyulan kaygıdır.’

Abraham Lincoln insanların kaygılarını eyleme dönüştürebilmek için işe “akıldan – soğukkanlı, ihtiyatlı ve heyecansız bir akıldan” başlamamız gerektiğini söyler. Lincoln, Amerkan eyaletlerinin birliğini koruma ülküsünün, halkın dürtü ve eylemlerine yavaş yavaş aşılanması gerektiğini biliyordu. “Halkın duyarlılığı olduğu sürece hiçbir mücadele kaybedilmez, bu olmadan ise hiçbir davanın kazanılması mümkün değildir” diyordu. Suikastinin ardından düzenlenen anma töreninde, filozof Ralph Waldo Emerson, Lincoln için O’nun Amerikalılar’ın ‘zihinlerindeki düşünceyi kelimelere dökebildiğini” söylemişti.

Günümüze geldiğimizde ise, filozof John Rawls her vatandaşın “kamusal akla başvurmakla ilgili medeni bir yükümlülüğü” olduğunun altını çiziyordu. Gandhi, Vaclav Havel, Corazon Aquino, Desmon Tutu ve diğer önde gelen sivil direnişçilerin yaptığı da tam buydu. Hintlileri, Çekleri, Filipinlileri, Güney Afrikalıları ve diğer birçok başka halkı, haklar ve demokrasi davasında sadık ve bilinçli takipçilere dönüştürmeleri de böyle mümkün olmuştu. İnsanlar zihinlerini eyleme geçirebildikleri noktada bedenlerini de eyleme geçirirler.

Amaçlarla gelen güç

Günümüz gelişmiş demokrasileri devlet kademelerinde görev almak için yarışan adaylara seçmenlerin duygularını harekete geçirmeleri gerektiğini söyleyen, akılcı politik tartışmalarla vakit kaybetmemelerini öğütleyen siyasi danışmanlara ev sahipliği yapıyor. Bu danışmanlardan bazıları söze biyolojik açıklamalarla başlayıp, politikada dilin seçmenlerin anlık ve tepkisel duygularını manipüle etmesi gerektiğini; böylece dilin onları sandık başında belli tercihlere itebileceğini söylüyorlar. Fakat sivil direnişin tarihi, politik tercihlerin bir kampanyaya sadakat veya desteğe nasıl dönüştüğünü anlamaya çalışan bu yaklaşımı haklı çıkaracak çok az kanıt sunar.

Eğer bir mücadeleye insanları çekmek için kullandığımız dilde o davanın özüne dair bir şey söylemiyorsak, dili basit bir propaganda aracına indirgemişiz demektir. Dili araçsallaştırarak onu anlık duyguların ifade aracına dönüştürenlerin farkına varamadığı nokta şudur: Siyasete dair şevk ancak amaçlara ve kimlik, ulusallık gibi derinlere kök salmış değerlere dair fikirlerin berraklaşması ile mümkün olur – bu fikirlerin bulanıklaşmasıyla değil. Ve bu berraklaşma sayesindedir ki herhangi bir hareketin doğuşu ve devamlılığı için elzem olan sadakat ve sübut duyguları gelişebilir. İnsanları siyasal eyleminizin amaçları için heyecanlandırın ve bu amaçlar için harekete geçirin; böylece onlardan güç kazandığınızı göreceksiniz.

Bu sonuca ulaşırken dikkatimi çeken tek şey, gelişmiş olduğu varsayılan demokrasilerde siyasetin dilinin (Facebook ‘duvar’ınızda her yorumun altında beliren ‘beğen’ seçeneğinde olduğu gibi) seçmenlerin anlık beğeni ve nefretlerini manipüle etme yönünde bozulması değildi. Dikkatimi çeken bir başka şey de, akademisyenler ve şiddetsiz mücadele yürütenler arasındaki, konuya yeni olanları nasıl eğitecekleri ile ilgili devam eden fikir ayrılıklarıydı. Belli koşullarda hangi taktiklerin kullanılabileceğini tarif eden mekanik bir formül ile sivil direnişin özünü yakalamak mümkün olabilir mi? Yoksa taktiksel bir eylem, bir kampanyanın özündeki fikir ve değerleri dikkate almamalı; kampanyanın amacını aktarmada başarısız mı olmalıdır? Eğer bir kampanyanın yürütücüleri, insanların zaten eyleme geçmeye hazır olduğunu varsayıyor; onların ne düşündüğünü ve düşüncelerinin kampanyalarının amaçlarında  ne şekilde ifade edilebileceğini dikkate almıyorsa, etkin bir kampanyanın planlanabilmesi mümkün olabilir mi?

Burada bahsi geçen bir hareketin dilinin, ilk amacı siyasal düzeni değiştirmek olan bir anlatımdan, dinleyicilerin anlık hoşnutsuzluklarını istismar eden bir ‘mesaj’a indirgenmesi ve bunu mümkün kılan bilinçdışı eğilimdir. Bu eğilim esas olarak,  bir kampanya veya hareketin kendi içinde bir amaç olarak var olduğu ve yalnızca siyasal iktidarı ele geçirmeyi hedeflediği varsayımından kaynaklanır. Böyle bir varsayım, o hareketin aslında -kendi içinde bir amaç değil de- bir toplumu veya ulusu dönüştürmek için bir araç olduğunu dikkate almaz. Eğer iktidarı ele geçirirken, eski zihinleri bir kenara bırakmaz ve yeni düzende paydaş olacakların emeğini mücadelenize katmazsanız, (şiddetsiz veya değil) ani bir saldırı ile gücü ele geçirmiş olsanız bile, tam anlamıyla demokratik bir iktidar için halkla gerekli bağı kuramayacaksınızdır.

Dili araçsallaştırmak -sivil direniş hareketleri ya da geleneksel eyleme dayanan kampanyalar yoluyla örgütlediğimiz- siyasal değişim çabamızda vahim bir stratejik hataya daha düşmememize sebep olabiliyor: Amaçlar ile araçlar arasındaki bağın koparılması. Unutmamalıyız ki bir sivil direniş hareketinin değişim yaratabilmesi için, mücadele ettiği iktidar sahiplerinin meşruiyetini yerle bir ederken, halkın gerçek taleplerinin temsiliyetine dayanan meşru bir düzeni de örneklemesi gerekir. Böyle bir avantajı değerlendirmeyip heba etmenin en kolay yolu ise hareketimizde meşru görülmeyen araçlara başvurmak olacaktır.

Bir hareketin hiçbir katılımcısı, o hareketin politik değerleri ve toplumsal vizyonuyla tutarlı bir eyleme girişmediği sürece, “görmek istediğiniz değişimi kendinde yaşayamaz.”  Bu argüman yalnızca şiddetsiz bir öğretinin savunusu için değildir (şiddet içeren bir direniş zaten çoğunlukla şiddetsiz bir düzeni yaratmamaktadır); fakat ayrıca neden bir kampanyanın dilinin, yanıltıcı iddialardansa akılcı önermelere dayanması gerektiğini de söylemek içindir. Eğer iktidarınız yalanlara dayanıyorsa, aldatmacanızın ortaya çıkması halinde halkın iktidarınıza daha fazla rıza göstermesi pek mümkün olmayacaktır. Bundan farklı bir sonuca varacağınıza inanmak ise sinizmi bir çare olarak görüp meşrulaştırmanız anlamına gelmektedir. Hiçbir hareket kandırdığı bir kitleyi temsil edemez; çünkü böyle bir durumda, kandırılan insanlar hareketinize, ortak fikirleri sebebiyle değil yanlış kanaatleri dolayısıyla bağlanmış olurlar.

Araçlar ve amaçlar arasındaki tutarsızlığın yaygın bir versiyonu da kampanyaların, mazlumların öfkesini yönlendirirken dili ne şekilde kullandığı ile ilgilidir. Siyasal psikoloji uzmanı Roy Eidelson, paylaşılan öfkenin, ancak  “haksızlığın izahında ve hesabının verilebilmesi hususunda ısrarcı olması” halinde kalıcı bir siyasal güce dönüşebileceğini söyler. Başka bir deyişle, halkın tutkusunu ancak, talep ettiğimiz değişimi ve düzeltmek istediğimiz kusurları akılcı argümanlarla tarif edersek elde edebiliriz. Eğer bunu başarabiliyorsak, yazar Adam Gopnik‘in anlatımıyla, tam da Lincoln’ün yaptığını yapıyoruz demektir: “aklı yeni bir çeşit tutkuya dönüştürmek.”

Herhangi bir sivil direniş çağrısının dikkate alınabilmesi için önermesi gereken şudur: bir toplum veya ulusun dönüştürülebilmesi, ancak o toplumdaki insanların, bu değişimi gerçekleştirebilecek bir harekete katılması ve orada mücadeleye devam etmesi ile mümkündür. Burada bahsi geçen, gücünü özgürlüğünü talep eden insanlardan alan bir harekettir. Bu hareketin dili ise ancak, seslendiği insanların, bir halk olarak onları bir arada tutan temel fikir ve değerlerine yer verdiği kadar güçlü olacaktır.

Leo Tolstoy Gandhi’ye yazdığı son mektubunda, onun yaptıklarının -şiddet içeren gücü kullanmayı reddedişinin- dünyanın tüm halkları için benzer eylemlere öncülük edebileceğini, bunun mümkün olduğunu hissettiğini söylüyordu. Hayatının geç dönemine dair resim ve fotoğraflarında bir peygamberi andıran Tolstoy, Gandhi’ye yazdığı bu son mektubuyla da artık onlardan birine dönüşüyordu.

Tolstoy’un, kitap ve mektuplarında kullandığı dilden başka şiddetsiz bir gücü nasıl tasavvur ettiğini anlatan bir aracı yoktu. Gandhi’nin de, halkın kendi geleceklerini değiştirme azmine seslenen dilinden başka, Hint halkının kendisinde var olan gücü uyandırabilen ve onlara bu gücü nasıl kullanacaklarını onlara anlatan farklı bir aracı olmamıştı.

Bu makale ilk olarak 19 Kasım 2010 tarihinde opendemocracy.net sayfasında yayınlanmıştır.

Share This